Ankara, Kızılcahamam ilçesine bağlı Ankara-Çerkeş karayolu üzerinde, sırtını "ÇEYİL" meşeliğine dayamış, sol tarafında heybetli Işık Dağı, sağ tarafında Büyük Asar dağı bulunan, suyu; kuzpınar, hambarkaya ve arduçtan gelen; asırlık "TEKNE ÇAMI" ile kökleri Orta Asyaya dayanan, ayrıldığında insanın içine bir burukluk ve ateş düşüren, o tadına doyulmaz Gövel Suyu olan bir "ANADOLU KÖYÜ'DÜR."
Köyümüzü; hiç görmeyen, bilmeyen, kimseyi tanımayan, bir köyünün olduğunun farkında olmayan, biz kimlerdeniz, kimlerle akrabayız gibi şeyleri bilmeyen köye gelsin.
Arefe günleri ve Cenazelerde muhakkak gayret gösterip köye gelmeye çalışalım.
Bayram günleri de köye gelelim, akraba, komşu, hısım kavim ziyareti ile kabristan ziyareti yapıp dönelim olur mu.? olur.



29 Kasım 2010 Pazartesi

KÖYÜMÜZÜN DEĞERLİ İNSANI SAYIN MEHMET AKYOL' UN ÇITAK VE ÇITAKLARLA İLGİLİ 27.11.2010 TARİHLİ ARAŞTIRMA YAZISINDAN AYNEN ALINMIŞTIR.

ÇITAK VE ÇITAKLAR ÜZERİNE YENİDEN
 
 
Bilindiği gibi bir süre önce Çıtaklar konusunda yapmakta oldruğum araştırmamın bir bölümünü sunmuştum. Araştırmam devam ediyor. Yurt genelinde bazı okuyucularımız beni o kadar sıkışştırdı ki bölüm bölüm vermek durumunda kaldım. Henüz araştırmam bitmedi ama ÇITAKLIK ve Çıtaklarla ilgili yazımın bir bölümünü daha sunuyorum. Saygılarımla
Mehmet AKYOL

27/11/2010


     ÇITAK ne demektir?.. Çıtaklar nerede yaşarlar, hangi boydan, ırktan, soydan ve boydan olduklarına dair net bir bilgi yok desek yeridir. Ancak Çıtakların gelenek ve görenekleri, giyim-kuşamları, inanç kavramları hakkında kesin bilgi sahibi olduğumu söyleyebilirim. Tabii bu geniş çaplı araştırma sonucunda Çıtakların hem Türkiye’nin birçok bölgesinde, hem de Balkanlarda yaygın bir şekilde var oldukları kesindir .
    Çıtakların ülkemizde çoğunlukla yaşadıkları yöre Kızılcahamam, Çamlıdere, Çubuk çevresidir. Hatta Kızılcahamam ve Çamlıdere yöresinin tamamı Çıtak Türklerinden oluşmuştur. Hatta bu yörede Çıtaklardan başka hiçbir ırk, hiçbir boy, kabile vesaire yoktur.
   Bunun içindir ki Çıtakları incelemek için en isabetli araştırma buralarda yapılabilir. Bir Çıtak Türk’ü olarak ben de buralarda yaptım araştırmalarımı.
   Bilindiği gibi Çıtak , çiti ak dan gelmedir. Çiti örmek, ak da beyaz demektir.  Çiti ak, “beyaz örgü giyen” anlamı taşır. 
     Çıtaklar beyaz örgüden yapılan kumaşlardan diktirdikleri elbiseler giyerlermiş. Ben bu tarihi olguya hem şahit oldum, hem de birebir yaşadım.

YAKUP HOCA.jpg


   Rahmetli dedem tamamen beyaz örgü kumaştan yapılmış elbise giyerdi. Ben çocuk olduğum için o zamanlar neden beyaz örgü giydiğini düşünemezdim. Daha sonra bu bembeyaz giyiniş şeklini değerlendirirken dini bir inanç kavramı olarak değerlendirdim. Yani beyazlık, temizliğe ve berraklığa taalluk eder bilindiği gibi ve rahmetli dedemin de temiz görünmek için giydiğini sanırdım.
   Düşünebiliyor musunuz, çoraplar beyaz, şalvarı beyaz, abası  beyaz, paltosu beyaz ve takkesi beyaz. Yani beyaz olmayan hiçbir giysisi yok.
    Tabii bu zahmetli bir giyim şekli. Beyazı kirden, pislikten korumak kolay olmaz.. Ancak rahmetli dedem Yakup (Hoca) Akyol hem bembeyaz giyer, hem de tertemiz kalmasını sağlardı.
     MEĞER ÇITAK OLDUĞU İÇİN BEYAZ GİYERMİŞ
   Sonradan öğrendim ki, dedem atalarımızdan kalan bir mirası yaşatırmış ve o da ataları Çıtaklar gibi giyermiş. Bu demek oluyor ki Çıtaklar kendilerini belli etmek için beyaz giyerlermiş ve bu gelenek-görenek taa cumhuriyet dönemine kadar gelmiş, yaşanmış. Belki de beyaz giyen son Çıtak  Kızılcahamam’ın Yukarıkese köyünden dedem Yakup Hoca olsa gerek diye düşünüyorum.
    TABIR İMAM DA BEYAZ GİYERDİ
    Kızılcahamam’ın eski adı ile kise köyünde doğum büyümüş merhum Delimam efsanesini bilmeyen çok azdır. Rahmetlinin babası da tamamen giyermiş. Tabır İmamı (Delimem da) mümkün olduğu kadar beyaz giymeye gayret etmiş. Hatta sürekli abasını beyaz örgü kumaştan diktirdiği haliyle giyinmiş. Şalvarını da uzun yıllar giymiş ama vefatının son yıllarında zorunlu olarak beyaz örgü şalvar bulamadığı için zorunlu olarak siyah örme kumaştan giydiğine şahit olunmuştur.
EVET, ŞİMDİ GELELİM ‘ÇITAK’LIĞIN NE DEMEK OLDUĞUNA
    Türkiye’nin bir çok yöresinde Çıtaklar mevcuttur. Hatta bazı kasaba ve köy adları Çıtak olarak isimlendirilmiştir. Mesela Denizli’ye bağlı Çıtak kasabası mevcuttur. Manisa’nın Akhisar ilçesine bağlı, İzmir’in  Aliağa ilçesine  bağlı köyler ve kabileler vardır.  Bu demek oluyor ki Adana’dan tutun da Yozgat’a, Kütahya’ya kadar birçok ilimizde ve yöremizde Çıtak Türkleri mevcuttur.
      Ancak daha önemlisi Balkanlarda özellikle de Silistre’de Çıtakların ziyadesi ile  bulundukları bilinmektedir. Hatta Süleymancıların ( cemaat) lideri Silstreli Süleyman Efendi Hazretleri’nin  bile Çıtak  ırkından olduğu söylenmektedir. Zaten Süleyman Efendi Hazretleri şeklen, bedenen ve ten rengi itibarı ile  Yabanabad  (Kızılcahamam-Çamlıdere) yöresi insanlarına benzemektedir.  
   ÇITAK' lığın renk ve giysi itibarı ile beyaz giydiklerini, tabii eskiden bugünkü kumaşların olmaması nedeniyle de örgüden yapılan beyaz kumaşlardan giysilerini diktirdiklerini anlatmaya çalışmıştım. Şimdi gelelim ÇITAK adının nedemek olduğuna, Çıtakların Anadolu’ya nereden geldiğine, bir kavim mi, boy mu, yoksa bir kol mu olduğunu anlatmaya.
     17. asırda Anadolu ve Balkanları dolaşan Evliya Çelebi, ülkenin kuzeydoğusundan Uz (Oğuz) bölgesi olarak bahsederek Silistre’de orta boylu, şen ve sağlam yapılı insanlardan müteşekkil Çıtak isminde bir toplumun yaşadığını, ayrıca Dobruca’da da “Dobruca Çıtakları” olarak anılan büyük bir Çıtak kolunun varlığından bahsederek, Tatar, Ulah ve Bulgarların karışımından meydana gelen Çıtak’ların hanımlarının çok utangaç ve namuslu olduklarını da vurguluyor.
   Çıtaklık’ın tarifi kadar yerleşim alanları da çeşitli kesimler tarafından araştırılmakta, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde değerlendirilmektedir.  Hatta bazı sözlüklerde uydurukçu değerlendirmeler yapılmakta, bazıları ise aslı astarı olmayan deyimler ortaya atmaktadır. Mesela itibarsız ve kültür araştırması mesnetsiz bir sözlük olan “Arkadaş sözlüğünde” şöyle anlatılıyor: İyi giyinmiş, yakışıklı delikanlı .
Derleme sözlüğünde ise : Kızılcahamam, Çubuk, Haymana ve Polatlı çevresinde dağda yaşayan ve odun satarak geçinen kimse olarak ifade ediliyor. Laf olsun padişahım türünden bir değerlendirme. Çünkü Çıtaklar bu sözlükte yer aldığı gibi yalnız Kızılcahamam, Çamlıdere, Çubuk ve Polatlı da bulunmuyor ki!!.. Ayrıca Polatlı da geçimin ormancılıkla yapılacak kadar orman mı var?.. Demek oluyor ki birçok idda asılsız ve uydurmaca.
   Çıtak ünvanı ile ilgili olarak fikir yürütenlerden bazıları şöyle demektedir: “Bu gün Çıtak kelimesi hala Rumeli’de Çıtak, Orta Asya’da ise Çatak veya Çotak şeklinde kullanılıyor.

     Yusuf Ziya Yörükan’ ın araştırmasına göre Çıtakların kökeni Çiğil Türkleri’ ne dayanıyor. Oğuzlar, aynı bölgede beraber yaşadıkları halde kendilerinden olmayan üruğlara Çıtak demişler. Türkler’de ve Oğuzlar’da böyle bir gelenek olduğu biliniyor. Oğuzlar kendilerini Türk budununun en asil ve şerefli boyu olarak gördükleri için, çevrelerinde kendileri gibi muharip ve kahraman görmedikleri boylara önce sevmedikleri Çiğillerin adını taktılar. Yani onlara Çiğil dediler. Sonraki yıllarda ise bu telakki Çıtak (Veya Çatak) ve Yörük tabirleri ile ifade edilmeye başlandı.” Tabii bu iddiada uydurma ve tamamen asılsız, dayanaklardan yoksundur. Zira Çıtakların yoğun olduğu yörelerin tarihi araştırması yapılacak olunursa Kızılcahamam ve civarının Oğuz boylarından gelen kollarla yerleşik alan yapıldığı bilinmektedir. 
    Çıtakların Anadolu’ya geliş tarihleri ile ilgili olarak da farklı görüşler var. Ziya Gökalp Çıtakların Anadolu’ya Selçuklularla beraber gelip (11.asrın ikinci yarısı ve 12.asırda) yerleştiklerini belirtiyor.Fakat aralarında var olduğu belirtilen husumet yüzünden beraber geldikleri şeklindeki bu görüş biraz zayıf görünüyor.
***    Çıtakların bir boyunun Balkanlarda yaşadıkları biliniyor. Orada yaşayanlara tarihçiler Rumeli’i Çitak’ları olarak bildiriyorlar. Daha çok Bulgaristan-Deliorman’da olmak üzere, Makedonya tarafında da Türk soyundan Çitaklara rastlanmaktadır. Osmanlı Rus savaşı 1877 ve Balkan harbi sonunda 1913 yıllarına bunların büyük kısmı Türkiye’ye göçmüşlerdir.
    Akhisar'a 54 Km Gördes yoluna 5 Km uzaklıkta bir Çıtak köyü mevcuttur.  Köy 160 hanedir. Köy yerli ahalinin dışında, Konya, İstanbul ve Sivas'tan göç almıştır. Çıtak kelimesinin köyde köyün girişinde okul, sağ tarafta büyük tarihi asırlık bir çınar ağacı vardır. Yazın Çınar altında çimenlikte oturulup sohbet edilmektedir.    
 Çıtaklık geleneğine uygun olarak  misafirler için 4 tane oda bulunur yatılı gelen misafirler bu odalarda ağırlanır.
Köyde yöresel yemek Keşkek tir her düğünde yapılır. Misafirlere ikram edilir. birde taze peynir ile yapılan höşmerim tatlısı vardır
Koyde fırınlarda köylü kadınlar toplanıp ekmek. pide, börek yaparlar Bal kabaklarını bütün fırına atarlar çok lezsetli olur.
Kurban bayramında fırına sura konur sura kuzunun kaburgasından olup içine pirinç dolkdurularak fırına sürülür.bir gece fırında kalarak pişer. Ramazanlarda yuyka yapılır, çeşitli yemeklerde kullanılır.

Bu bilgiler ışığında bu köyde yaşayanların Çıtaklar aşiretine ait olduğuna dair kuvvetli bir delil yoktur.

     Y.Ziya Yörükan ise, Orta Asya’dan göç eden Çıtakların Hazar Tuna yolu ile Balkanlara, küçük bir kolunun da güneye inip Anadolu’ya geldiğini belirtiyor ki bu doğrudur.
Orta Asya’daki Moğol-Kıtay çatışması sonucu yapılan göçlerin ilki; Başkırt, Peçenek, Macar ve Bulgarlar tarafından 932 de Balkanlar’a, ikincisi de 11.asır başlarında Kıpçak, Karluk ve Oğuzlar tarafından yapılmıştır. Bu boylar arasında, Karluklarla beraber yaşadıklarını bildiğimiz Çiğillerin ismine rastlanmadığına göre, Çiğillerin zamanla zayıflayıp dağıldıkları ve Çıtak olarak isimlendirildikten sonra küçük guruplar halinde diğer boylarla beraber hareket ettikleri ihtimali düşünülüyor.
***
   Çıtak kelimesinin sözlük anlamı ve Orta Asya’daki hayat tarzları dikkate alınırsa, Yabanâbad’ın doğal yapısının yerleşmeleri için uygun olduğu görülüyor. Fakat genelde bütün Yabanâbad ahalisine Çıtak demek yanlış olacaktır. Kanaatimizce Oğuzlar’dan ayrı olarak dağlık kesimlerde yerleşmiş kısmî bir Çıtak nüfusundan bahsetmek daha sağlıklı olacaktır. Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak köyleri, o günden bugüne kısmî Çıtak yerleşiminin izleri olarak değerlendirilebilir.
    Çıtakların gelenek ve görenekleri ve yaşam tarzları ile kendilerine özgü bir tarz sergiledikleri bilinmektedir. Mesela erkekle kadın arasındaki farklılık hissedilir derecededir. Bazı yöre insanı gibi yalnız kadını çalıştırmak ve kendileri yan yatıp keyif çatlatmak gibi bir geleneğe sahip değillerdir. Kadın da çalışır ama esas sorumluluk ve yükümlülük erkeğin omuzlarındadır.
    Düğünleri, bayramları ve özel şenlik günleri ile de kendilerini gösteren Çıtakların bu tür adetlerinden söz etmek için ciltler dolusu bir kitap yazmak lazım.
   Mesela yabanabad civarındaki köylerde kına geceleri erkekler için ayrı kadınlar için ayrıdır. Erkekler sinsin oynayarak geçirirler günlerini, kadınlar ise sabahlara kadar türküler söylerler, kına yakarlar, istedikleri gibi eğlenirler. Bu sırada delikanlılar sevgililerini bir kez yan gözle de olsa görebilmek, seyredebilmek için büyük uğraşı verirler ama kına gecesini korumakla mükellef koruyucular buna asla fırsat vermezler.
     Gelinin alınacağı gün güreş meydanı kurulur, köyün gençleri ve çevre köylerden gelen davetlilerle güreş tutarlar bu müsabakalar ikindi saatlerine kadar sürer ve ondan sonra gelin alma merasimi başlar ki atlara binilir, silahlar atılır ve unutulmayacak anılara imza atılır.
    Bayramlarda ise namazdan sonra herkes birbiri ile bayramlaşır, daha sonra mahalleler arası silah atışları başlar. Bilahare ortak hazırlanan yemekler yenir. Yemek çeşidi o kadar çoktur ki herkes daha çok yemek getirmek için adeta yarışır.
     Bu arada mahalleler arası davetler başlar. Her mahalle diğer mahalleleri davet eder, yine gidiş gelişlerde silahlar konuşur.
    Çıtatkların hemen hemen her köyünde Kur'an kursları olmuştur. En azından köy imamı kız ve erkek öğrencileri okutur.  Hatta çoğunlukla kız-erkek ayrımı yapılmadan okutulduğu görülmüştür. Bunun sonucudur ki Çıtakların en yoğun olduğu kırsal alanlarda bugün için üniversite bitiren oranı % 80'lere varmaktadır. Şimdelerde üniversite okumayan ayıplanmakta ve yüksek okul bitirme oranı zirve yapmış durumdadır. 
   Giysi olarak kadınlar üç etek giyerler, başlarında tepelik olur; saçlar uzun örülür, bir daldan bir dala sarılıverilirdi.  Kızlar ise gelin olmadan önce tepelik yerine yazma ve altından saçları biraz görünecek şekilde çalınılırdı.
    Çıtaklar için bir nevi göçmen hayatı yaşadığı söylenir. Tabii bu Türkmenler gibi çadır şeklinde değil de yerleşik biçiminde cereyan ederdi. Kışları köylerde yazları ise belli bir oranda yani 4-5 aylığına yaylalarda geçerdi. Yazın bitişi ile kışın başlangıç noktasında mandıralarda kalındığı da görülürdü. Ancak bu göç ailenin tamamen yaylaya veya mandıraya gitmesi anlamında değildi. Köyden irtibat kesilmez ve mutlaka bağlantı kurulur, hatta büyükler köyde kalırlardı.
    Yayla zamanları öyle estantanelerle doluydu ki, herkes yaylaya gitmek için gün sayardı.  Çünkü davar ve sığırların çobanlara teslim edilmesinden sonra herkes kısa süre zarfında işini bitirir yayla şenlikleri başlardı. Hatta bazı zamanlarda bu eğlenceler sabahtan akşama kadar devam eder, bir de baksalar ki sığır ve davarları çoban gütmüş ve yerleşim alanlarına getirmiş olarak görülürdü. Yaylalarda evler göçebeler gibi çadırdan değil bilfiil evlerden oluşurdu.
    Herkesin sürü davarı, sığırı, oğlağı, buzağı olurdu. Çobanların yanında köpekler ve o köpeklerin ihtişamı herkesi imrendirirdi. Davarlar yaylımdan dönerken, daha sürü ufuktan gönülür görülmez çobanlar tarafından silahlar atılır, yayladaki gençler ve karşı mahallenin gençleri buna mukabele eder ve karşılıklı atış yanlarındaki mermiler bitinceye kadar devam ederdi.
    Çıtakların gelir kaynağı olan keçi, tiftik, inekler, camuz-manda koyun, kuzu, buzağı zaman içinde devletin yanlış politikaları yüzünden yasaklandı ve bu köylüler köyden şehre göç etmek durumunda kaldılar. yine de hem şehirde, hem de köylerde yaşama istidanı gösteren Çıtaklar eskiden olduğu gibi evlerini en muhkem şekilde yapmakta, ata miraslarına sahip çıkmaktadırlar. Şehirlerde çalışarak, iş güç sahibi olarak emeklilik hakkına kavuşan Çıtakların çoğunlukla köylerine dönmeye başladıkları, devletin daha çok imkan vermesi halinde yeniden köylerde verimliliği geliştirme adına gayret gösterecekleri tahmin edilmektedir.
   ***
    Çıtaklar’ın Timur ile beraber Anadolu’ya geldiklerini ve Ankara Savaşı’ndan sonra çevreye yayıldıklarını anlatan görüşler varsa da,Timur’ u anlatan eserlerde böyle bir kayıt yok. Ancak, Çıtakların Yıldırım Bayezid’ in ordusunda Rumeli kuvvetleri içinde yer aldıkları ve savaştan sonra dönmeyip bölgede kalmış olabileceği fikri daha makul görünmektedir. Çünkü H. Çınar ve O. Gümüşçü de Yıldırım ve Işık Dağı çevresinde bazı köylerimizin (Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak) Çatak veya Çıtak adını almasını, Yıldırım ön adı kadar ilginç görüyorlar.
Halk arasında yaygın olan, uzun savaş yıllarındaki bezginlikten dolayı asker kaçaklarının beyaz elbise (ak çit) giymiş bir halde dolaştıkları ve halkın bunlara Çıtaklar ismini vermiş olması görüşü gerçek dışıdır. Çünkü takdir edilmelidir ki, hiçbir asker kaçağı kendisini belli edecek beyaz bir elbise giymez. Fakat bildiğimiz bir şey var ki; Oğuz Türkleri devamlı beyaz elbise giymişler, beyaz rengi uğurlu, siyah rengi de uğursuz saymışlardır. Yine Y.Ziya Yörükân’ın tesbitine göre Çiğillerin de yün ve kürkten elbise ve beyaz tiftikten kıymaç börk giydiklerini, bu kıyafetin Ceyhun’dan Çin’e kadar Türkler arasında genelleştiğini biliyoruz. Dolayısıyla ecdâdın beyaz giyinmesi, sadece Millî Mücadele’ye has bir özellik değil, Orta Asya kültürünün bir parçasıdır. Eğer bu görüş doğru olsaydı, bütün Türk boylarının Çıtak olarak anılması gerekirdi.
   Çıtaklar Çankırı’nın bazı yörelerinde de bulunmaktadır. Bazı bölgelerinde yaşayan Çıtakların etnik kökeni Türk oldukları bilinmektedir. Zaten Anadolu’nun fethinden sonra bu bölge Anadolu’nun giriş kapısı olan Doğu Anadolu’dan Oğuz-Türkmen boylarının yerleştiği bir bölge olarak bilinmektedir. Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu Çankırı Türkmen Yerleşimi adlı tebliğinde bölgenin teknik durumunu “…bölgede çok önemli bir Türkmen yerleşmesi var. Haliyle bugün Çankırı’nın halkı etnik yapı itibarı ile bakacak olursak tamamen Türkmen unsurundan meydana gelmiş, içerisinde sadece Türkmenlerin dışında iki Kıpçak grubu, Türk’ü var.” şeklinde açıklamaktadır:

   Anadolu’nun çoğu yerinde olduğu gibi Yapraklı ilçesinde de köyler arasında Dağlı, Kırlı (ovalı) ayrımı yapılır.  Bu Dağlılar adlandırmasının yanı sıra Kırlılar tarafından Çıtaklar olarak adlandırılan köylüler vardır. Bu yörenin insanları. Çıtak kelimesinin Çatak biçiminde de geçtiğini ve Çıtakların (Çataklar), Oğuz grubu içinde Bozoklar’dan Yıldızhan’a bağlı Anadolu’daki en büyük Türkmen grubu olan Avşarların bir alt kolu olduğu da yine Oğuzlarla ilgili kaynaklardaki şemalarda gösterilmektedir.
    Çıtakların Anadolu’nun yanı sıra, Balkanlarda da Çıtakların çok eskiden beri yaşadıkları bilinmektedir.  Bazı tespitlere göre Çankırı ilinin Yapraklı ilçesi civarında bulunan bazı köylerin eskiden beri Oğuzların Bozok koluna bağlı Avşarların yaylağı, yurdu olduğu bilgisi söz konusudur.   Anadolu’da günümüzde de yaşamakta olan diğer Çıtaklarla bu civarda yaşayan Çıtakların ilişkileri, Avşarların bir alt kolu olan Çıtaklardan olup olmadıkları konusu ve Çıtak terimi daha geniş ve derinlemesine bir araştırmaya, incelenmeye ihtiyaç göstermektedir. Bu durumu açıklığa kavuşturmak için yazılı kaynaklardan (tahrir defterleri, şeriye sicil defterleri, vakfiyeler vb.), konuyla ilgili yapılan bilimsel çalışmalardan (Türk Tarih Kurumunun Türkiye'nin Sosyal ve Kültürel Tarihi Projesi vb.) bunu tam olarak tespit etmek gerekmektedir. Çıtak kelimesi Çankırı yöresinde çevik, hareketli, yerinde duramayan kişi olarak değerlendirilir.   
***
  Araştırmacı Muzaffer Eker Çıtaklarla ilgili bazı iddialar ortaya atmaktadır. Ancak tespitleri daha ziyade yöresellik taşımaktadır, yani öze inmemiştir. Mesela konu ile ilgili araştırma yazısında bazı uydurukçu sözlüklerden alıntılar kaydetmiş ve şu tespitte bulunmuş: “ Mesela Derleme sözlüğünde  : Çubuk Haymana ve Polatlı çevresinde dağda yaşayan ve odun satarak geçinen kimse olarak ifade ediliyor. “ Böylesine  uydurukçu ve kulaktan dolma görüşleri ortaya atan sözlük düzenleyenlerine itibar edilmeyeceği gibi gerekli yerlere de şikayet emek suretiyle kültürümüze, tarihimize karşı işlenen bu suçlardan soyutlanması gerekmektedir. 
***

         Muzaffer Eker’in araştırmalarını sütunlarımıza alarak bilgilerinize sunuyoruz:Hemen bütün Orta Anadolu’da, ilçemiz halkı Çıtak olarak tanınır . Bu güne kadar bu kavram ile ilgili olarak doğru yanlış bir sürü senaryo üretilmiştir. Bu gün araştırmacıların, gezi notları ve belgelere dayanarak yaptıkları değerlendirmeler, bu çeşit kavramlar hakkında az da olsa bir fikir verebilmektedir.

    Bu gün Çıtak kelimesi hala Rumeli’de Çıtak, Orta Asya’da ise Çatak veya Çotak şeklinde kullanılıyor.

    Yaptığımız araştırmalar bizi, Çıtakların Orta Asya’daki kökleri hakkında bazı ipuçları bulmamızı sağladı. Bu kelimenin menşeinde Çiğil Türkleri ile karşılaştık.

    Çiğiller, Doğu ve Batı Türkistan sınırında Karluklarla beraber yerleşmiş ve komşuları Oğuzlarla devamlı mücadele halindedir.

    Kaşgarlı Mahmud’a göre Çiğiller; Peçenek, Kıpçak, Oğuz, Başkurt ve Uygur gibi büyük boylardan ve Türkler’in aslen ayrıldıkları 20 ilden biridir. Çiğil lehçesi de Oğuz lehçeleri gibi sırf Türkçedir.

    Araştırmacı Y.Ziya Yörükân’a göre Oğuzlar, aynı bölgede beraber yaşadıkları halde kendilerinden olmayan üruğlara Çıtak demişler. Türklerde ve Oğuzlarda böyle bir gelenek olduğu biliniyor. Oğuzlar kendilerini Türk budununun en asil ve şerefli boyu olarak gördükleri için, çevrelerinde kendileri gibi muharip ve kahraman görmedikleri boylara önce sevmedikleri Çiğillerin adını taktılar. Yani onlara Çiğil dediler. Sonraki yıllarda ise bu telakki Çıtak (Veya Çatak) ve Yörük tabirleri ile ifade edilmeye başlandı. 2 Bu tesbite dayanarak Çıtakların Oğuz boylarına dahil olmadıklarını rahatça söyleyebiliriz

    Çıtakların Anadolu’ya geliş tarihleri ile ilgili olarak da farklı görüşler var.Ziya Gökalp Çıtakların Anadolu’ya Selçuklularla beraber gelip (11.asrın ikinci yarısı ve 12.asırda) yerleştiklerini belirtiyor. Fakat aralarında var olduğu belirtilen husumet yüzünden beraber geldikleri şeklindeki bu görüş biraz zayıf görünüyor.

    Y.Ziya Yörükan ise, Orta Asya’dan göç eden Çıtakların Hazar Tuna yolu ile Balkanlara, küçük bir kolunun da güneye inip Anadolu’ya geldiğini belirtiyor. Orta Asya’daki Moğol-Kıtay çatışması sonucu yapılan göçlerin ilki; Başkırt, Peçenek, Macar ve Bulgarlar tarafından 932 de Balkanlar’a, ikincisi de 11.asır başlarında Kıpçak, Karluk ve Oğuzlar tarafından yapılmıştır. Bu boylar arasında, Karluklarla beraber yaşadıklarını bildiğimiz Çiğillerin ismine rastlanmadığına göre, Çiğillerin zamanla zayıflayıp dağıldıkları ve Çıtak olarak isimlendirildikten sonra küçük guruplar halinde diğer boylarla beraber hareket ettikleri ihtimali düşünülüyor.

    Büyük ölçüde Şaman dinine mensup olan bu boylar, yerleştikleri Balkan ülkeleri ve Anadolu’da yerli Hiristiyan halk ile kaynaşarak zamanla Hiristiyan dinine geçtiler ve büyük ölçüde kimlik kaybına uğradılar.

    17. asırda Anadolu ve Balkanları dolaşan Evliya Çelebi, ülkenin kuzeydoğusundan Uz (Oğuz) bölgesi olarak bahsederek Silistre’de orta boylu, şen ve sağlam yapılı insanlardan müteşekkil Çıtak isminde bir toplumun yaşadığını, ayrıca Dobruca’da da “Dobruca Çıtakları” olarak anılan büyük bir Çıtak kolunun varlığından bahsederek, Tatar, Ulah ve Bulgarlar’ ın karışımından meydana gelen Çıtak’ların hanımlarının çok utangaç ve namuslu olduklarını da vurguluyor.

     Çıtak kelimesinin sözlük anlamı ve Orta Asya’daki hayat tarzları dikkate alınırsa, Yabanâbad’ın doğal yapısının yerleşmeleri için uygun olduğu görülüyor. Fakat genelde bütün Yabanâbad ahalisine Çıtak demek yanlış olacakdır. Kanaatimizce Oğuzlar’dan ayrı olarak dağlık kesimlerde yerleşmiş kısmî bir Çıtak nüfusundan bahsetmek daha sağlıklı olacaktır. İlk bakışta Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak köylerini, o günden bugüne kısmî Çıtak yerleşiminin izleri olarak değerlendirmek mümkün gibi görünse de, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Çatak kelimesinin; "iki dağ yamacı arası dere yatağı." olarak belirtilmiş olması, bu köylerin Çatak isminin, arazinin fizik yapısından kaynaklanmış olduğu anlaşılıyor.

    Çıtaklar’ın Timur ile beraber Anadolu’ya geldiklerini ve Ankara Savaşı’ndan sonra çevreye yayıldıklarını anlatan görüşler varsa da,Timur’ u anlatan eserlerde böyle bir kayıt yok. Ancak, Çıtakların Yıldırım Bayezid’ in ordusunda Rumeli kuvvetleri içinde yer aldıkları ve savaştan sonra dönmeyip bölgede kalmış olabileceği fikri daha makul görünmektedir. Çünkü H. Çınar ve O. Gümüşçü de Yıldırım ve Işık Dağı çevresinde bazı köylerimizin (Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak) Çatak veya Çıtak adını almasını, Yıldırım ön adı kadar ilginç görüyorlar. 3

    Halk arasında yaygın olan, uzun savaş yıllarındaki bezginlikten dolayı asker kaçaklarının beyaz elbise (ak çit) giymiş bir halde dolaştıkları ve halkın bunlara Çıtaklar ismini vermiş olması görüşü gerçek dışıdır. Çünkü takdir edilmelidir ki, hiçbir asker kaçağı kendisini belli edecek beyaz bir elbise giymez.

    Fakat bildiğimiz bir şey var ki; Oğuz Türkleri devamlı beyaz elbise giymişler, beyaz rengi uğurlu, siyah rengi de uğursuz saymışlardır. Yine Y.Ziya Yörükân’ın tesbitine göre Çiğillerin de yün ve kürkten elbise ve beyaz tiftikten kıymaç börk giydiklerini, bu kıyafetin Ceyhun’dan Çin’e kadar Türkler arasında genelleştiğini biliyoruz 4 Dolayısıyla ecdâdın beyaz giyinmesi, sadece Millî Mücadele’ye has bir özellik değil, Orta Asya kültürünün bir parçasıdır. Eğer bu görüş doğru olsaydı, bütün Türk boylarının Çıtak olarak anılması gerekirdi.

    Milli Mücâdele yıllarına ait küçüklüğümüzde duyduğumuz bir başka rivâyete göre ise; Yabanâbad halkının bir kısmı,savaşa tiftikden örülmüş beyaz bir elbise ile katıldığı için kendilerine “Çitiaklar” denilmiş. Fakat beyaz rengin, Türkler tarafından daima tercih edildiği ve kutsal kabul edildiğini de belirtmemiz gerekir.

Yapılan araştırmalarla ilgili tesbitler farklı yorum ve kanaâtlere sebep olabilir. Bu tabiî bir olgudur. Çünkü tarihte kesin bir kanaate varabilmek için elde kuvvetli deliller olması gerekir.

    Yabanabad 2000 eserimiz yayınlandıktan sonra bir çok arkadaşımızdan kendi köylerinin kökeni ilgili soru aldım. Bunlara cevap verebilmek çok zor.

    Ayrıca Çıtaklar’ ın Oğuz Türkleri’ nin bir boyu olduğuna dair mevcut olan görüş de, Yusuf Ziya Yörükan’ın tesbitlerine göre geçerli değil. Çünkü o, Çıtakların önceki ismi olan Çiğillerin, Oğuzlar dışındaki Türk boylarından olduğunu belirtiyor.

    Bunun yanında 24 Oğuz boyunu incelediğimizde aralarında Çıtak diye bir boy göremiyoruz. Şahsen bundan bir kompleks duymuyorum. Çünkü, insanın kendi soyunu sülalesini seçmek hakkına sahip değil. Geniş bir bakış ile, aynı mekanda farklılıklarla beraber yaşamanın önemi ve gereğine inanıyorum. İnsanca ve dostça.

Geçmiş geride kaldığı için artık önümüze bakarak, bu memleket için bir şeyler yapabilmenin heyecanını ve sorumluluğunu taşımamız gerekiyor.

   Çıtak, Oğuz, Çerkez, Laz olmanın ötesinde “insan” olabilmenin şerefi her şeyin üzerinde. Bu şerefin sorumluluğu, aylaklık ve tembellik değil, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir miras bırakabilmek, yaradılış gayesine uygun olarak yaşayabilmektir.

***
Değerli okuyucular; bu araştırma bu kadar kısa boyutlarla sonuçlanmamalı. Ancak öyle bir zamana rastladı ki başka yazı ve araştırmalarımın olması nedeniyle zorunlu bir araştırma yapmak durumunda kaldım. Bir de araştırma haberin başlığını yazdığım ve yayınladığım için sizler beni sıkıştırdınız ve tam anlamı ile sıhhatli bir araştırma olmadı. Fakat ileri tarihlerde ömrüm vefa ederse bazı zamanlarda bizzat Çıtak yörelerine gidip yerinde incelemeler ve röportajlar yapacağım. Lütfen siz de bana yardımcı olmak ve ortak bir eser ortaya koymak için Çıtaklar ve Çıtak yöreleri ile ilgili bildiklerinizi ve gördüklerinizi, duyduklarınızı bize hemen iletmenizi rica eder saygılar sunarım.
                                                                           Mehmet AKYOL
   Bana ulaşmanız için:
 Telefon numaralarım: 0505 452 66 76  - 0530 464 63 77

KÖYÜMÜZÜN DEĞERLİ ALİMİ HAFIZ DURSUN ALTUNDAL ( BİR GÖNÜL ADAMI )

 BİR GÖNÜL ADAMI  
 

HAFIZ DURSUN ALTUNDAL 
Doğumu ve Eğitimi  
Hafız Dursun Altundal, 1936 yılında Kızılcahamam  ilçesinin Yukarı Kise Köyünde doğdu. Dursun Altundal  hafızlığı 18 - 19 yaşında, evli ve bir çocuk sahibi iken babası Hafız Süleyman Altundal’da bitirdi.
Daha sonra İstanbul Nuruosmaniye Kur’an Kursu’nda Hafız Hasan Akkuş’dan Kur’an’ı Kerim’i usulüne uygun okumadersleri aldı. Nuruosmaniye Kur’an Kursu’ndaki eğitimibir yıl sürdü. Dursun Altundal’ın ailesi dededen toruna üç nesil ünlü Kur’an okuyucusu yetiştirdi. Dede Mehmet Altundal, oğul Süleyman Altundal, torun  Dursun Altundal. 
 Görevleri 
İstanbul’daki eğitimini tamamladıktan sonra 1956 yılında vatani göreviniyaptı. Dönüşte, köyünde ücreti köy halkı tarafından ödenmek üzere 6 ay imamhatiplikyaptı. Daha sonra Kızılcahamam Merkez Camii imam-hatipliğine atandı.06.05.1967 tarihinde Ankara Altındağ İlçesi Ahievran Camii imam-hatipliğinenakledildi. 09.03.1972 tarihinde Yenimahalle İlçesi Ulu Camii imam-hatibi oldu.17.01.1994 tarihinde bu cami imam-hatibi iken emekli oldu. Bir süre görevliolarak aynı ilçe Çavuşoğlu Camii’nde de imam-hatiplik yaptı. 
 Evliliği ve Çocukları 
 Hafız Dursun Altundal, 1952 yılında Hacer Hanımla evlendi. Bu evlilikten Süleyman ve Eyüp isimli oğulları ile Fatma ve Hatice isimli kızları dünyaya geldi. Eşi ve çocukları halen hayattadır.  
  
 Vefatı ve Defni 
 Hafız Dursun Altundal, 1996 yılı Ramazan ayında yurtdışındak ivatandaşlarımıza dini hizmet vermek üzere Almanya’nın Stutgart şehrine gitti. 21Nisan 1996 günü orada iken ikindi namazında Rahmet-i Rahman’a kavuştu.Cenazesi Türkiye’ye getirildi ve 24 Nisan 1996 günü kendi köyünde defnedildi. Ruhu esen kalsın.
 Okuduğu Kur’an’ın nuru ile kabri aydınlansın.
Emekli İmam-Hatip Kamil Çöllüoğlu, Hafız Dursun Altundal hakkında şu değerlendirmeyi yapıyor:
- Ben Dursun Altundal’ın nerede ve nasıl dini ve mesleki eğitim aldığını bilemem. Babası Süleyman Altundal’dan Kur’an okuma eğitimi aldığını duyardım. Dursun Altundal’ın Kur’an’ı Kerim okuyuşunu dinlerken,okuyuşunun insanı ürperten güzelliğini hep merak ederdim. Meşhur mevlithan ve gazel okuyucu, Hafız Sebilci Hüseyin gibi okuduğu duygusu bende uyanırdı. Aynı zamanda hoş sohbet bir meslektaşımızdı. Kendisi ile ilk kez Kızılcahamam’da görev yaptığı yıllarda tanıştık. Görevini Ankara’da bir camiye nakletmeyi düşünüyordu. Bu düşüncesini bana söyledi. Ben de Ankara’da bir göreve nakli için yardımcı oldum.Ankara’ya görev nakli yaptıktan sonra, Ankara cemaati ve meslektaşları arasında sevilen ve sohbeti aranan bir kimse oldu. Son görev yeri olan Yenimahalle 4.Durak Camii’nde görev yaptığı sürece, kendisini cemaatinede çok sevdirdi. O camiden emekli oldu. Emekli olduktan sonrada haftadabir gün görüşür, sohbet ederdik. Ömrünün son yıllarında zaman zaman yurt dışına batı Avrupa ülkelerine gitmeye başladı. Oğlu Süleyman da oradaydı. Kalbi rahatsızdı. Son kezgidişi öncesinde kendisi ile görüştük, ben kendisine “sen biraz rahatsızsın, gitmesen iyi olur, biraz dinlen” dedim. 
Fakat, Avrupa’ya gitti ve bir ikindi namazı öncesinde Yüce Allah’ın rahmetine kavuştu. Allah rahmetini ondan ve bizlerden esirgemesin.
Hemşehrisi ve meslektaşı İhsan Bulut, Hafız Dursun Altundal hakkında şudeğerlendirmeyi yapıyor:
- Dursun Altundal Hoca Gençlik Parkında çok otururdu. Çok efendi, çokkibar, çok tatlı bir ağabeydi. Ben de bazı meslektaşlarla beraber fırsatbulunca Gençlik Parkına giderdim. Dursun Altundal Hoca’nın iyi giyimli ve sükseli tavırları vardı. Güzel yürürdü, ben kendisine takılırdım,“Dursun ağabey, ben senin gibi bir giyinebilsem, Ankara bana vız gelir”derdim. Dursun Altundal Hoca bana, “İhsan senin başka işin yok mu,sen benimle neden uğraşıyorsun?” derdi. Allah rahmet eylesin, çok tatlıbir insandı. Beraber konuşurduk, sohbet ederdik. O hiçbir zaman arkadaşlarının, meslektaşlarının aleyhinde konuşmazdı. O zamanlarYenimahalle Ulu Camii’nde görevliydi.  Kendisine has tatlı bir okuyuşu vardı ve o tavrından hayatı boyunca vaz geçmedi. 
  
 Genel Bir Değerlendirme
Hafız Dursun Altundal,  gönülleri ürperten etkili sesi ile okuduğu Kur’an’ıKerim, kaside ve ilahileri ile dinleyenlere zevkli dakikalar yaşatırdı. 
Dost bir insandı. Dost toplantılarında hoş bir ortamın oluşmasına sebep olurdu. Yaptığı şakalarla meslektaşları arasındaki toplantılarda dikkatleri üzerine toplardı. Bu tür toplantılarda hiç beklenmedik zamanlarda bir “AH!” çeker, bazen bir kaside, bazen bir ilahi okuyarak, toplantının havasına manevi zenginlik kazandırılmasına önayak olurdu. 
Bu ve benzeri davranışları ile meslektaşları arasında sevilirdi. Güzel yüzlü bir insandı.  Güzel giyinirdi. Rahat yaşamayı severdi.  Külfetli, zahmetli ve sıkıntılı işlerin altına girmezdi. Gönlünce, sıkıntısız ve keyifli yaşamak isterdi. 
Ahlakı da güzeldi. Taşıdığı dini hizmet mesleğinin vakarını ve onurunu titizlikle korurdu. Büyüklerine karşı büyük saygısı vardı. İyi bir aile reisi idi.

 KAYNAK: http://www.seyhalisemerkandi.com 

NOT: Hiç unutmam kulakları çınlasın Şıhlı Dağ ile "çok samimi arkadaş" idiler yıllar önce Dursun hoca ile beraber biryerlerden gelirlerken beni caddenin öbür tarafında görmüşler tam yanıma geldiler hal hatır sordular. Ben yaşça onların çocuğu sayılırım. Aynen pırıl pırıl giyerdi yukardaki tabirle "Taşıdığı dini hizmet mesleğinin vakarını ve onurunu titizlikle korurdu."
merhum hafız süleyman altundal
Hakikaten ele geçecek bir insan değildi. Allah rahmet eylesin. Babası Süleyman dedesi Mehmet Altundalı da bu arada rahmetle anmak gerekir. 
Şıhlı Dağ o da bir "gönül adamı" hal hatır sormayı, gönül almayı çok iyi bilir. Kimseyi kırmamıştır, daima tatlı dilli güler yüzlüdür, konuşurken insanı etkiler devamlı konuşsun ben dinleyim dersin doyumsuz bir sohbeti vardır. Allah sağlık sıhhat afiyet versin.
Bunlar gibi köyümüzün maneviyatı büyük şahıslarının maalesef kıymetini bilememekteyiz.
Şıhlı Dağ'ın babası namı diğer KARABİBER'i de unutmamak gerekir
Bunlardan bir taneside Allah rahmet eylesin Hasan Ali Aras idi.

KÖYÜMÜZÜN DEĞERLİ ALİMİ HAFIZ ALİ OSMAN ATAKUL

TÜRKİYE GENELİNDE ÜNLÜ BİR KUR’AN OKUYUCU
HAFIZ ALİ OSMAN ATAKUL
Doğumu ve Eğitimi:
Hafız Ali Osman Atakul, Kızılcahamam İlçesi’nin Yukarı Kese köyünde, 1931 yılında dünyaya geldi. 
Dedesinin ismi Osman, babasının ismi Ali idi. 
Ona, her ikisinin ismini birlikte verdiler, “ismi Ali Osman” olsun dediler. Annesi aynı köy halkından Cevriye Hanımdır. 
Ali Osman Atakul’un babası Ali Efendi, yakın köy Yukarı Çanlı köyünün köy bütçesinden maaşlı imam-hatibi idi. 
Daha sonra yakın köylerden Kavaközü köyünde de imam-hatiplik yaptı.
Hafız Ali Osman Atakul, 1938 yılında köyünde üç sınıflı ilkokula başladı. Köy şartlarında geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı. Üç sınıflı ilkokulu bitince babası Ali Efendi : Ben bir rüya gördüm. Davarları-sığırları satacağım sizi hafızlığa başlatacağımdedi.
Ali Osman’ın ağabeyi ile Ali Osman’ı hafız yapmak üzere Çankırı’nın Çerkeş ilçesine götürdü. Hafız Ali Osman Atakul Çerkeş ilçesindeki eğitimini ve hocasını şöyle anlatıyor: 
- Çerkeş’de babamın bir asker arkadaşı varmış. Babam o arkadaşı ile 11 yıl askerlik yapmış. Arkadaşı ile kardeş gibi olmuşlar. Bizi arkadaşına emanet etti. Biz Çerkeş Merkez Camii imam-hatibi Abbas Efendi’de hafızlık yapmaya başladık. 
Onda 10 sayfaya kadar hafızlığımı tamamladım. Hafızlığa çalıştığımız yer resmi bir Kur’an kursu değildi. Pek disiplinli bir yer değildi. Bu nedenle hafızlığı orada tamamlayamadım, köyüme döndüm. 
Köyümde Hafız Mehmet Altundal da öğrenci okutuyordu. O babamın arkadaşı idi.  Beni babamın hatırına hıfza çalıştırmayı kabul etti.  Ben hafızlığımı 4 senede bitirdim.  Aynı yıl beş sınıflı ilkokulu da tamamladım. 1945 senesi mayıs ayında köyümde hafızlık cemiyetim yapıldı. Gürcü köyünden Hafız Necip Efendi vardı.  İstanbul’da yüksek öğrenim görmüş bir alimdi.  Kur’an’ı Kerim okumada eşi az bulunan bir kimse idi. Benim hafızlık cemiyetime de geldi.  Merasimin son duasını da o yaptı.  

Yukarıkese Köylü Deli İmam’la İlgili Hatıraları:
  Yukarı kese köylü “Deli İmam”, Kızılcahamam yöresinde efsane olmuş bir kişiliktir.  Bu kişi (veya kişiler) hakkında Ali Osman Atakul’un orijinal bilgilere sahip olduğu anlaşılmıştır. 
O kendi ailesi ile de yakınlığı olan bu kişileri şöyle anlatıyor: 
— Kızılcahamam’ın bütün köylerinde bilinen Kese Köylü “Deli İmam” bir değil, iki kişidir.  İki kardeştir. Büyüğünün ismi Mustafa, küçüğünün ismi Durmuş Efendi’dir.  Her ikisi de vatani görevlerini yaparken yüzbaşı rütbesine kadar yükselmişler, yüzbaşı olarak emekli olmuşlardır.  Ben büyüğünü fazla tanımıyorum. Kızılcahamam merkezinde bir “deli imam çeşmesi” var. O çeşmeyi büyük Mustafa Efendi yaptırmış. Her ikisinin bilinen ünleri “Kese köylü Deli İmam” olduğu için, halk bu çeşmeyi de Durmuş Efendi’nin yaptırdığını sanıyor. Bu ikisinin üçüncü bir kardeşleri daha vardır. İsmi Molla Halil’dir. Molla Halil benim öz dedemdir
(muhtemelen Çerkeş te çekilmiş: M.eker albümü)
Deli İmam Durmuş efendi’nin beyaz bir atı varmış. Bu atı ile Kızılcahamam, Çubuk ve Çerkeş’in köylerinde, köyden köye gezermiş. Zaman zamanda kendi köyüne gelirmiş. Nasrettin Hoca gibi şakalar yaparak konuştuğu için yöre halkı ona “Deli İmam” dermiş. Belki de “Veli İmam” dır. 
Çerkeş’te Hafız Abbas Efendi’de öğrenci olduğum zamanda bizim yanımıza geldi. 20–25 öğrenci idik  Hocamıza “Hafız Abbas Efendi, burada benim bir yeğenim var? dedi. Hocam da “hangisi o?” dedi. Beni gösterdi. Biz yanına yaklaşamadık, küçük olduğumuz için korkardık. Parmağı ile beni gösterdi. O günün parası ile bana bir lira verdi. O bir lira ile 9 kilo kuru üzüm aldım. “Yeğenim, bu üzümden her gün 40 tane yiyeceksin, senin zihnini açar” dedi. O günlerde Çerkeş’te büyük kuraklık vardı. Çerkeş halkı, Onu yağmur duasına götürdüler. İnsan, hayvan ne varsa kırda toplanmıştı. Çocukları ve kuzuları analarından ayırdı. Hepimiz yağmur duasını okuduk, öğle namazını kıldık. Kavurucu bir sıcak vardı. Deli İmam duaya başladı “Ey Yüce Allah’ım! Bu Çerkeş’liler akıllıları çağırmışlar yağmur yağdıramamışlar, şimdi de benim gibi bir deliyi çağırdılar. Beni şu Çerkeş’lilere karşı utandırma, yağmurunu gönder” dedi. Gökyüzünde küçük bir yağmur izi yoktu. Birden şimşek çaktı. Pişirilen pilavları ve etleri yiyemeden gelen sağanak yağmurdan ayaklarımızı sıvayarak kaçtık. Hala o kazandaki bulgur pilavı burnumda tütüyor. Deli İmam Durmuş Efendi böyle bir kimseydi. Onun içten duası üzerine yağan yağmur eğer kerametse, bu kerameti ben şahsen gördüm.
Şapka kanunu çıktıktan sonra, “şapka giymiyor” diye İstiklal Mahkemesi’ne çağırmışlar. Deli İmam’a mahkemede hâkimler sormuşlar. “Hoca Efendi, sen kimsin, ne yaparsın?” demişler. O da “Ben ekerim, biçerim, okurum, üflerim” demiş. Hâkimler “Ne okursun, bir hastamız var, hastamıza okuyuver bakalım” demişler. O da “Yok efendim, ben Kur’an’ı Kerim okurum” demiş. Hakimler “üflerim” diyorsun deyince, “Efendim ben Mevlevi tarikatına mensubum, güzel ney üflerim” demiş. (Deli İmam’ın babası da Galata Mevlevi hanesi’nin ‘baş semazeni’ imiş, Padişah 4. Murat zamanında saray müezzinlerindenmiş.) “Üfle bakalım neyini” deyince, neyini üflemeye başlamış. Hâkimler  ney çalışını çok beğenmişler. Yeniden sormuşlar “Sen şapkayı giymem” demişsin, “neden giymiyorsun?” Deli İmam “Efendim ben şu kasket denen şeyi giymem, çünkü melekler bu kenarsız kasketten düşerler diye giyemem” demiş. ?Ama şu kenarı geniş olanlar var ya (foteri göstererek) onları giyerim” demiş. Hakimler bir foter vererek, giymesini istemişler, o da giymiş. Böylece mahkemeden yakayı kurtarmış. Bu olaydan sonra da zaman zaman fötr şapka giymeye devam ederdi. Deli İmam, fötr şapkayı Mevlevi külahına benzetirdi. Boyun kaşkolunu foterin üstüne sarardı.  Ancak il ve ilçelere giderken kaşkolu foterinin etrafından çıkarırdı. Köylüler, “Hoca Efendi, o foteri neden giydin?” diye sormuşlar.“Ben onu sünnet ettim” demiş. Foterin fitilini kesmiş ve onu İslami bir biçime soktuğunu söylemek istemiş.  Deli İmam her hali ile nükteli, her hali ile şakacı idi,  halkı davranışları ve sözleri ile güldürdü.

20. YÜZYILDA KIZILCAHAMAM - ÇAMLIDERE’DE YETİŞEN ÜNLÜ HAFIZLAR 

Kur’an Eğitimi İçin İstanbul’a Gidişi :
Hafız Ali Osman Atakul, İstanbul’a gidişini de bir rastlantıya bağlı olarak çok canlı bir şekilde anlatıyor:- Bir gün babam bana “Oğlum, seni Çamlıdere’de Halil Okur hocaya götüreceğim” dedi. Bir köylüsünden 100 lira borç aldı. O parayı Çamlıdere’de harcamak üzere bana verecekti.
Seyhamamı’na geldik. Yıl 1945 Haziran ayı idi. Cuma namazını kıldıktan sonra Çamlıdere’ye gideceğiz. Camiye girdik. İstanbul’dan Hafız Hasan Akkuş gelmiş, Kur’an’ı Kerim’den “İnsan Suresi”ni okuyordu. Oğulları Hayrunnas gelmişlerdi. Hasan Akkuş Hoca, annesinin ölüm yıldönümü nedeniyle, oğulları ile birlikte köyüne gelmişlerdi. Annesinin Güvem köyüne yakın yol üzerinde kabri vardı. Bana da öğrencisi olduktan sonra “Oğlum, buradan geçerken mutlaka anneme oku” derdi. Ben de oradan geçerken, iner de okuyu verirdim. Şimdi kabrinin yerini bulamıyorum. O gün Hasan Akkuş Hoca Cuma namazını kıldırdı. Camiden çıktık. Gürcü Köyünün imamı Hafız Necip Okur “Hafız Ali Osman Efendi evladım merhaba” dedi. Ben de elini öptüm. Hafız Hasan Akkuş’u kastederek, “Oğlum, seni Hasan Efendi’ye teslim edelim” dedi. Ben de; “Biz babamla Çamlıdere’ye Hafız Halil Efendi’ye gidiyoruz” dedim. Necip Okur Hoca,“Şimdi Çamlıdere’yi bırak. Baban nerede? Ali molla nerede?” dedi. Bende “merkebin yanında, yol için merkebi hazırlıyor” dedim. Necip Okur Hoca, bana “hemen acele babanı çağır” dedi. Babama gittim ve “Baba seni Hafız Necip Efendi istiyor” dedim. Babam “ne yapacakmış?” dedi. 
Ben de; “sanırım beni İstanbul’a gönderecekmiş” dedim. Babam bana kızarak; “senin yüzünden Çerkeş’lilerle uğraştım. Beş senede zor hafız yaptım. Bir de seninle İstanbul’da mı uğraşacağım? Senden adam mı olur? Bırak şimdi İstanbul’u” dedi. Ancak Necip Okur Hocanın yanına gelmeden edemedi. Hafız Necip Okur, babama “Ali Molla, Hafız Hasan Efendi’ye şimdi senin oğlanı vereceğiz” dedi. Bana karşı gelen babam, Hafız Necip Efendi’ye “olur hocam” dedi. Hafız Hasan Akkuş hocam bir semerci dükkanında, semerci ile konuşuyorlardı, gülüp, şakalaşıyorlardı. Onların yanına gittik. Hafız Necip Okur“Hasan Efendi, sana bir filiz getirdim” dedi. Hasan Akkuş “getirdin ama sesi nasıl?” dedi. Hafız Necip Efendi “Ankara’da birinci olur, ama Türkiye’yi bilmiyorum” dedi. Akkuş Hoca, “tamam o zaman” dedi. Babam Akkuş Hoca’nın elini öpmek istedi.  Akkuş Hoca elini vermedi.  Babama“maddi durumunuz nasıl?” dedi. Babam da “Hocam, buranın durumunu biliyorsunuz, üç arpalık tarlam var.  Her yıl birini satar göndeririz” dedi. Önce beni İstanbul’a göndermek istemeyen babamda, beklenmedik bir değişiklik olmuştu.  Ailesinin tek geçim kaynağı olan arpalık tarlalarını dahi satmayı göze alıyordu. Hasan Akkuş Hoca, “bırak şimdi arpalığı falan, cebine harçlık koyacak bir şeyler var mı?” dedi. Babam beni Çamlıdere’ye götürmek için ödünç aldığı 100 lirayı Akkuş Hoca’ya verdi. Hoca Efendi de “şimdi tamam” dedi ve “gelecek yıl ramazan ayı sonrasında ben bunu 600 lira olarak geri gönderirim” diye ekledi. Babam, Hasan Akkuş Hoca’ya “Hocam sizden bir ricam olacak. Okutmanın dışında buna edep öğretmenizi de rica ediyorum. Galata köprüsünde insan gibi yürümesini öğrensin de öyle gelsin” dedi. Hafız Hasan Akkuş Hocam ve oğulları ile bizim yörede kaldıkları günlerde yaylalarda gezdik.  Bizim okuyuşlarımızı ve sesimizi dinledi.  Hafız Hüseyin Kılıç ile çam ağaçlarının üstüne çıkarak ezan okudular.  Bana ”Temmuz ayının birinde Hüseyin Kılıç’la İstanbul’a gelin. Ben Samsun’a gidiyorum” dedi. 
Ben Hüseyin Kılıç’la Ankara’ya geldim. 1945 yılı Temmuz ayının 5’inde İstanbul’a gittik. Akkuş Hoca henüz dönmemişti.  Nuruosmaniye Kur’an Kursu’nda Akkuş Hoca’mın yardımcıları Hafız Sırrı ve Hafız Bekir’den ders okumaya başladık.
İstanbul’da Kur’an Eğitimi
Hafız Ali Osman Atakul İstanbul’daki Kur’an öğrenimi anılarını da şöyle anlatıyor :
—Hasan Akkuş Hoca birkaç gün sonra Samsun’dan İstanbul’a döndü. Beni okutmaya başladı. İstanbul’a geldiği günün akşamı beni yanına alarak Kayseri’li Kolsuz Mükremettin Efendi’nin oteline götürdü.  Mükremettin Efendi’nin çalıştırdığı Mahmudiye Oteli’nde bazı öğrencilerini ücretsiz barındırıyordu.  Akkuş Hoca otele varınca “Mükremettin Bey arslanım, kim geliyor? Akkuş geliyor. Sana bir okuyalım da, bir talebe daha barındır,onu otelde yatır” dedi. Mükremettin Efendi de: “Hocam başüstüne. Siz getirirsiniz de reddedilir mi?” karşılığını verdi. Önce bana bir Kur’an okuttu. Kendisi de Mükremettin Efendi’nin sağlığı, kazancının bereketli olması için dua etti. O otelde bir ay kadar ücret ödemeden kaldım, derslerime devam ettim. O yıl 22 Temmuz’da ramazan oluverdi.  Ramazan boyunca Akkuş Hocamın delaleti ile MARPUÇCULAR CAMİİ’nde müezzinlik yaptım. Bayramdan sonra da Akkuş Hocamda Kur’an talimi derslerime devam ettim. Ben Kur’an talimi derslerine çok dikkatli idim. İlmi konularda pek yetenekli değildim. Eğer ilmi konularda da yatkın olsaydım, Rıza Çöllüoğlu gibi, Abdullah İşler Hocamız gibi dini ilimler alanında da başarılı olabilirdim. Ben dudak, gırtlak talimi, Kur’an okumada eda-sada vb. konulara önem veriyordum. Bütün dikkatimi bu konular üzerine yöneltmiştim. Ben,  MARPUÇCULARCAMİİ’nde müezzinlik görevi yaparken Hasan Akkuş Hoca, Esat GEREDE ve İstanbul’un ünlü Kur’an okuyucuları, Marpuçcular Camii’nde mukabele okudular. Ben onları sürekli ve dikkatle dinledim. Kendilerinden Kur’an okuma usulleri bakımından çok yararlandım.  Akkuş Hocam’la Ayasofya Camii imamı ünlü Hafız İdris Efendi,  Perşembe günleri YENİCAMİ’de mukabele okurlardı.  Mukabele okurken kendilerini dinleyen öğrencilere de bir tür eğitim verirlerdi.  Öğrenciler mahreç ve dudak talimlerini öğrensinler diye öğrencilere talim dersi verir gibi okurlardı. Ben İdris Efendi’nin okuduğu mukabeleleri, Temmuz ayından Kasım ayına kadar dinledim. Ondan da çok yararlandım.  Bir taraftan Akkuş Hocamdan düzenli dersler alırken, bir taraftan da İstanbul’un ünlü Kur’an okuyucularını dikkatle dinleyerek Kur’an okumadaki yeteneklerimi geliştirdim.
Hafız Ali Osman ATAKUL, İstanbul’da iki buçuk yıl kadar kaldı.  Bu süre içinde ciddi bir akciğer hastalığı da geçirdi. Hastalığını şöyle anlatıyor:
—Hasan Akkuş Hocam İstanbul’da eğitimimi sürdürürken, Marpuçcular esnafına benim için bir yatak yaptırdı.  Evinin giriş katındaki boş bir odada yatıp kalkmamı, evin bazı çarşı-Pazar işlerini de benim karşılamamı uygun gördü. Böylece Hocamın evinde yatıp-kalkmaya, evin çarşı-Pazar  ihtiyaçlarını da karşılamaya başladım.  Sabah namazına kalkınca Hocamla beraber, Sabah namazına Nuruosmaniye Camii’ne de birlikte gidip-geliyordum. Bir gün Çemberlitaş Hamamında banyo yaptım.  Hava yumuşaktı.  Beyazıt’a kadar yürüdüm.  Mevsim Mart ayı idi.  O gün akciğer hastalığına yakalanmışım. Ertesi gün sabahleyin nefes alamıyordum.  Hasan Akkuş hocam doktor getirdi. Doktor muayeneden sonra ilaçlar verdi. “Akciğer hastası olmuş. Gıdasına iyi bakın, en az on kilo alması lazım.” dedi.  Hocamın hanımı bana 25 gün baktı. Ben “Hocam, ben herhalde öleceğim, beni hastaneye kaldırın.” dedim. Hocam ne demek istedi anlayamadım, ama “senin zekatın verildi.” diyerek ağladı ve benim tedavimi evinde sürdürdü. Hastalığın yıpratıcı günlerinde rüyalar görmeye başladım.  Evimizin çatısı yanıyordu. Öküzümüzün biri yüksek bir yerden aşağı atlıyordu.  Meğer ogünlerde babam ölmüş.  Hocam Hasan Akkuş’a bir mektup yazmışlar. Mektupta “Ali Osman’ın babası öldü. Onun artık babası da, anası das ensin. Babasının vasiyeti var, Kur’an eğitimini tamamlayıncaya kadar senin yanında kalacak” diye yazmışlar.Babam hastalanınca, köy komşuları babama “oğlunu getirtelim mi?” demişler. Babam “hayır getirtmeyin, o orada Kur’an eğitimini tamamlamadan gelmesin, bir daha gidemez.” demiş.  Meğer Hocam Hafız Hasan Akkuş’un “senin zekatın verildi.” diyerek ağlamasının sebebi babamın öldüğü bilgisini almış olması imiş.  Ben “Hocam ben sizin evi rahatsız etmeyeyim, hastanede öleyim.” deyince, Akkuş Hoca duygulanmış ve ağlamış.
Köye Dönüş
Hafız Ali Osman Atakul, 1947 yılı Ramazan ayında da Hocası Hafız Hasan Akkuş’un uygun görmesi ile İstanbul’un zengin ailelerinden DİLBERZADELER’in evinde Ramazan boyunca mukabele okudu. Biraz parası da olmuştu. Köyüneizinli gidecekti. Köy için uygun hediyeler aldı. Akkuş Hoca’dan izin alıp ayrılırken, Hocası ona “Oğlum, köye varınca Ayşe kıza, Fatma kıza takılma. Eğer bir acı haber alırsan, hiç kafana takma. Hemen dön. İstanbul’da tüm maddi ihtiyaçlarını karşılamak bana ait.dedi. Babasının ölümünü haber vermedi. Babasının ölümünü köye dönünce öğrendi.  Köye dönünce babasının alacaklıları,  alacaklarını istemeye başladılar.  Babasının tüm borçlarını ödedi.  Hocası Mehmet ALTUNDAL da vefat etmişti. Onun ölümüne de çok üzüldü.
Görevleri ve Kur’an Öğretimine Hizmetleri 
Hafız Ali Osman Atakul, meslek hayatına İstanbul’da Kur’an eğitimine devam ederken cami cemaatinden ücretli olarak Marpuçcular Camii müezzini olarak başladı. Hocası Hafız Hasan Akkuş Onu maddi yönden korumak için bu görevi almasını sağlamıştı. Bu görevi alışını şöyle anlatıyor:
- Mısır Çarşısı’nın yakınında bulunan Marpuçcular Camii İstanbul’un ünlü zenginlerinden Halil Karaca ve bir kısım esnaf tarafından tamir ettirilmiş.Ramazan yaklaşmış, caminin imamı 80, müezzini 70 yaşında yaşlı kimseler. Cemaati tatmin edemiyorlar. Camii tamir edenler imamlığa İstanbul’unünlü vaizlerinden Küçük Cemal Efendi’yi uygun görmüşler. Halil Karaca Akkuş’un dostudur. Ondan camiye bir müezzin istiyor. Nuruosmaniye Camii kursunda eğitime başladığım günlerden itibaren fırsat buldukça ve camii müezzinleri izin verdikçe Nuruosmaniye Camii’nde vakit ezanları okuyordum. Bu arada kursun kıdemlilerinden Hafız Saim’den de ezan okuma öğrenimi alıyordum. O bana “Ali Osman, sesinin iyi duyulması için sesini minareden aşağı doğru vereceksin” demişti. Bir gün Nuruosmaniye’de yatsı ezanı okudum.  Akkuş Hocam duymuş, ezanımı beğenmiş. O ezan benim Marpuçculara Müezzin olmama sebep oldu. Bir gün Hasan Akkuş Hocam beni Marpuçcular Camii’ne götürdü. Cemaat namaz için abdest alıyordu. Ezan vakti geldi, ben ezana başladım.“TANRI ULUDUR, TANRI ULUDUR” dedikten sonra sesimi duyan çevre esnafı, seyyar satıcılar durdu. Başlarını kaldırıp minareye bakıyorlardı. Ezanı vakitsiz mi okuyorum diye korktum. Çevredeki fabrikaların pencerelerinden işçi hanımlar da minareye bakmaya başladılar.  Ezan okumamı beğenmişlerdi.  Namazda müezzinliği de ben yaptım.  Müezzinlikteki becerimi çok yeterli bulmamışlar. Halil Karaca, “müezzinliği ezan okumasıgibi değil” dedi. Hasan Akkuş Hocam “sen onu bir ay sonra gör” diyekarşılık verdi. Halil Karaca’nın yazıhanesine gittik.  Halil Karaca ve Akkuş Hoca bana verilecek ücreti konuştular. Ben İstanbul’a eski körüklü pantolonla gitmiştim. Hasan Akkuş Hoca, Halil Karaca’ya “bunun kılığını düzeltin. Böyle müezzin olmaz” dedi. Hemen terzi çağırdılar, ölçümü aldırdılar. Birde ayakkabı aldılar. Hasan Akkuş ve Esat Gerede’yi dinleye dinleye ramazan sonunda  Halil Karaca ve Marpuçcular Camii cemaatinin tam beğenisini kazanan bir müezzin oldum. Bayram sonrasında Marpuçcular Camii’ndeki görevime gitmemeye başladım. Görevimin ramazan ayı ile sınırlı olduğunu sanıyordum. Bir gün Hasan Akkuş Hocam “Halil Karaca’lar ne yapıyorlar?” dedi. Ben de “bilmiyorum efendim” dedim. Hocam “Oğlum sen müezzinlik görevine devam etmiyor musun?” dedi. Ben de: “Hocam, ramazan bitti, ben de gitmiyorum” dedim. Akkuş hocam “Oğlum sen orada devamlı müezzinsin” dedi. Meğer ben orada sürekli müezzinlik yapacakmışım. Hocam bana“git görevine devam et” dedi. Yeniden göreve başladım. O camide bir yıl süre ile müezzinlik yaptım.
Hafız Ali Osman Atakul, 1947 yılı sonlarında köyüne döndükten sonra 6 ay kadar halk tarafından ücreti ödenmek üzere Kızılcahamam Merkez Camii’nde müezzinlik yaptı. O yıl Kızılcahamam’da meslektaşı Hafız Ali Güran ile tanıştı. 1948 yılı ramazan ayında Ankara’ya mukabele okumaya gitti. Hacı Bayram, Zincirli, Kurtuluş Camilerinde mukabeleler okudu. Yaşı küçük yazıldığı için resmi bir görev alamadı. Ankara’nın Kayaş semtinde KIBRIS KÖYÜ diye bilinen bir köyde hafız yetiştiriliyordu. Hocaları vatani görevini yapmaya gitmişti, öğrenciler hocasız kalmıştı. Ali Osman Atakul, buradaki öğrencileri okutmak için ücreti halk tarafından ödenmek üzere Kur’an öğreticisi oldu. 1950 yılına kadar burada görev yaptı. 10-15 kadar hafız yetiştirdi.
Bu görevi sırasında arkadaşı Hafız Ali Güran ile de sık sık görüşüyordu. Bu görüşmelerle ilgili olarak şunları söylüyor:
- Rahmetli Hafız Ali Güran ile sık sık görüşüyordum. Onu görmeden edemezdim. Onu ziyaret eder, ondan gıdamı alırdım.
Hafız Ali Osman Atakul, 1951 yılında İsmetpaşa Uzunyol Camii imam-hatipliğine bizzat Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin özel emri ile Ankara Altındağ İbadullah Camii imam-hatibi olarak atandı ve İsmetpaşa Uzunyol Camii imam-hatipliğinde görevlendirildi. 1954 yılında vatani görevini yapmak üzere bir süre bu görevden ayrıldı. Uzunyol Camii imam-hatibi iken, Kıbrıs köyünde hıfzını bitiremeyen bir kısımöğrencileri ile yeni öğrencileri kendisine gelip ders alıyordu. Camii müezzini “öğrenciler camiyi karıştırıyorlar, kirletiyorlar” diye şikayet etti. Yaptığı öğreticilik resmi değildi. Bu şikayet üzerine arkadaşı ve meslektaşı HafızAli Güran “yaşı uygun olan öğrencilerin isimlerini, doğum tarihlerini bir liste halinde yaz, Ankara Müftülüğü’ne müracaat et, fahri Kur’an öğreticiliği iste dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun makamına çağrıldı. Hayırlıoğlu ona “sen kaçak Kur’an okutuyormuşsun” dedi.
 Ali Osman Atakulda “Efendim, ben imamlık görevimden önce Kıbrısköy’de talebe okutuyordum, hafız yetiştiriyordum. Hafızlığı yarım kalanlar oldu. Bana gelenlerin hıfzını tamamlattırmaya çalışıyorum” cevabını verdi.
Hayırlıoğlu “Neden izin almıyorsun? deyince, Ali Osman Atakul “izin verirseniz talebeleri okutayım dedi. Bunun üzerine Başkan Hayırlıoğlu, Ali Osman Atakul’a bir aşrı-şerif okuttu. Ağladı ve sakalından aşağı gözyaşları aktı. Kur’an’ı Kerim okuma bittikten sonraki gelişmeleri de Ali Osman Atakul şöyle anlatıyor:
- Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu güzel Kur’an okumaya aşık bir insandı. Benim okumam bittikten sonra, başkanlık merkezindeki müdürleri makamına çağırdı. Beni göstererek “bu genci tanıyor musunuz?”dedi. Bana dönerek “Oğlum, ‘AFERİN’ var ya bizim yörede ‘Eferim’derler” dedi. “Osmanlı işi. Ben de sana Kur’an okuyuşun için ‘Eferim’diyorum” dedi. Nerede ve kimlerde okuduğumu sordu. Özlük işlerimüdürüne “Bu hafıza 150 liralık bir Kur’an öğreticiliği kadrosu vererek,Kur’an öğreticiliğine tayin edelim” diye emir verdi. Bana da “Kur’ankursu tabelasını hemen bugün yaptırt. Camiye gidince Kur’an Kursu tabelasınıastırt” dedi. 125 liralık Kur’an öğreticiliği kadrosuna atandım.Böylelikle maaşlı Kur’an kursu öğreticisi oldum. Cami müezzininin şikayetibenim için yüce Allah’ın lütfu ile böyle hayırlı bir sonuç getirdi.
Hafız Ali Osman Atakul, 7.8.1956 tarihinde Altındağ Balaban Camii Kur’an Öğreticisi olarak atandı. Bu görevi sırasında isteyenlere hafızlık yaptırdı. İsteyenlere talim dersleri verdi, tecvit dersleri okuttu. Güzel Kur’an okuyuşu ve özellikle Kur’an harflerinin çıkış yerlerini göstermekteki üstün becerisi ile öğrencilerini kendine bağladı. Çok sayıda öğrenciye diploma verdi. Bir kısım öğrencileri için 1953 yılında Hacı Bayram Camiinde Ankara halkının büyük bir topluluk halinde katılımı ile coşkulu bir hafızlık merasimi gerçekleştirdi. Ben de bu merasim de diploma alan öğrencileri arasında idim. Hafız Ali Osman Atakul, daha sonraki yıllarda da öğrencilerini okutmayı sürdürdü. Ankara’nın merkezi bir yerinde bulunan GENEGİ MESCİDİ’nde toplanan çeşitli eğitim düzeyindeki öğrencilerine Kur’an’ı Kerim’i güzel okuma kuralları okutmaya, tecvit dersleri vermeye devam ettim.Hafız Ali Osman Atakul vatani görevini tamamladıktan sonra Ankara Müftülüğünde Cami Görevlileri Kontrol Memuru olmak istedi. Bu isteğini arz için Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun makamına çıktı. Hayırlıoğlu,“Oğlum Ali Osman, iki tane Kızılcahamam’lı kontrol memuru olmaz. Sana istediğin camide imamlık ve Kur’an öğreticiliği vereceğim. Fakat kesin olarak kontrol memuru olacağım dersen, isteğini geri çevirmeyeceğim. Seni kontrol memuru tayin edeceğim. Şimdi git, düşün, kararını ver” dedi. Konuyu annesine danıştı. Annesinin “Oğlum sen Diyanet İşleri Başkanı’ndan iyi mi bilirsin” O ‘Odacı ol’ derse, odacı ol; ‘müezzin ol’ derse müezzin ol. Başka ne diyorsa, sen onu yap” demesi üzerine, Ankara’nın çok önemli entellektüel muhitinin camii olan Maltepe Camii’ne 10.02.1960 tarihinde imamhatip olarak atandı. O sıralarda Başkan Hayırlıoğlu da Maltepe Camii’ne yakın bir sokakta oturuyordu. Maltepe Camii’nin cemaatin dendi.
Hafız Ali Osman Atakul, Maltepe Camii imamı iken bir anısını şöyle anlatıyor:
— Ben namaz kıldırırken, cemaatim arasında bir hafız olursa, her nedense ürkerim. Bu nedenle de namazda yanlış okurum. Ali Güran Hoca, DEMİRHAFIZ’ın öğrencisi. O Kur’an’ı Kerim’i ‘FATİHA SURESİ’ gibi okur. Başkan Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, cemaat arasında olursa ben bazen yanlış okuyorum.(Hafız Ali Osman ile Başkan Hayırlıoğlu arasında sevgi ve saygı ilişkisi vardır.) Bir gün Başkan Bey’e “siz neden hep Maltepe Camii’ne geliyorsunuz?” dedim. Bana “Ben Başkanım, istediğim yere giderim” dedi. Ben de “siz gelince ben namazda okuduğum ayetlerde yanlış yapıyorum? dedim. Hayırlıoğlu bana “ben Başkanım. Ancak, burada Başkan sensin. Hepimizin önüne geçip namazı sen kıldırıyorsun. Sen istesen de istemesen de ben buraya geleceğim. Sen istersen yanlış oku, ben yine deseni dinlemek istiyorum. Ama sen de ben geldim diye korkma. Rahat ol? dedi.
Hafız Ali Osman Atakul, Maltepe Camii’nde kısa bir süre imamlık yaptı. Evi Maltepe Camii’ne uzaktı. Zaman zaman görevi aksatıyordu. Bu nedenle Maltepe Camii imam-hatipliğinden ayrıldı. Ankara Yenimahalle Çavuşoğlu Camii İmam-Hatipliği (35.10.1960), aynı ilçe Aslantepe Camii İmam-Hatipliği(01.06.1963) ve Hacı Baki Camii İmam-Hatipliği (6.6.1966) yaptı. Bir ara sesinde meydana gelen kısıklık nedeni ile son görevi Yenimahalle Müftülüğü Cami Görevlileri Kontrol Memurluğu idi. Bu görevi aralıksız 4 yıl sürdürdü. Önce ki yıllardaki okuyuşlarına Ankara halkı sürekli özlem duydu. Kontrol memurluğuna atanmasının nedeni de ses rahatsızlığı idi. Fakat Yüce Allah’ın lütfu ile ses rahatsızlığı bir süre sonra geçti. Eski günlerine geri döndü. Yenimahalle Hacı Baki Camii İmam-Hatipliğine atanarak fiili meslek hizmetine yeniden başladı. Bu görevinde iken, 1977 yılında maddi nedenlerle emekli oldu (1.4.1977).Hafız Ali Osman Atakul, emekli olduktan sonra da Kur’an öğretimi hizmetlerines on vermedi. İsteyenleri her zaman ve her ortamda okuttu. İlerlemiş yaşına rağmen halen son görev yeri olan Yenimahalle Hacı Baki Camiinde Caminin imam-hatibi başta olmak üzere güzel sesli ve usulüne uygun Kur’an okuma-yı öğrenmek için kendisine başvuran kimseleri okutmayı sürdürüyor. Allah kendisine sağlık ve uzun ömür versin de, Yüce Allah’ın sözü Kur’an’ı Kerim’i güzel okumayı öğrencilerine öğretmeye devam etsin.
Hafız Arif Mehmet Özdemir, Hocası Ali Osman Atakul için şunları söylüyor: 
— Dayım Hafız Ali Güran, beni ve Kemal Güran’ı yaz aylarında Kur’an talimive tecvit okumak için Ali Osman Atakul’a gönderirdi. Bizi kendisi de uzman olmasına rağmen, kendisi okutmazdı, işi de buna uygun değildi. Yüce Allah kimi insana öğreticilik özelliği veriyor. Sesi güzel ve Kur’an’ı Kerim okuyuşu da çok güzel. Ali Osman Atakul, 80 yaşına yaklaşmış olmasına karşın hala Kur’an öğreticiliğini sürdürüyor.
Ankara Radyosunda İlk Kez Canlı Yayında Kur’an’ı Kerim Okuyuşu :
Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, güzel Kur’an’ı Kerim okuyan hafızları sever, korur ve onlara değer verirdi. Hafız Ali Osman Atakul da Onun sevdiği, koruduğu, değer verdiği hafızların en başında idi. Henüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nda resmi görevi olmadığı günlerde dahi, Ona “Oğlum Ali Osman,Cuma günleri Cuma namazından önce benim makamıma geleceksin,makamda bana Kur’an okuyacaksın. Ondan sonra ben hangi camiye gidersem,birlikte o camiye gideceğiz” derdi.
1950 yılında DEMOKRAT PARTİ’nin iktidara gelmesinden sonra dini ortamda meydana gelen rahatlama sonrasında o yılın ramazan ayında ilk defa Ankara Radyosunda dini yayınlar başlatıldı. Canlı olarak Kur’an’ı Kerim okutulması ve dini sohbetler yapılması başlatıldı. Özel radyoların, televizyon kanallarının olmadığı o yıllarda Ankara Radyosu adeta Türkiye’nin tek sesi idi. Türk halkının tek haber kaynağı da Ankara Radyosu idi. Bu nedenle Ankara Radyosundan yapılacak dini bir yayının önemi büyüktü. Özellikle ramazan ayında, iftar öncesinde yapılacak bir dini yayın bütün Türkiye halkının ilgi odağı olabilirdi.Ankara Radyosunda, ramazan ayında başlatılan canlı yayında ilk kez Kur’an okuma onuru Hafız Ali Osman Atakul’a nasip oldu. Kendisi bu olayın nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatıyor:
- 1950 yılı ramazan ayının ilk günleri idi. Ali Güran Hocamız ile birlikte Ankara camilerinde mukabele okuyorduk. Bir gün “Diyanet işleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki sizi istiyor” haberi geldi. Hafız Ahmet Köksal, Ali Güran ve ben Başkanın huzuruna çıktık. Üçümüze de birer Kur’an’ı Kerim okuttu. Makamdan ayrıldık. Daha sonra Ali Güran hocamla beni yeniden çağırdı. Başkan Bey ile birlikte Ankara Radyosuna gittik. 
Başkan Bey ile Ankara radyosu müdürü de yanımızda olarak ses alma stüdyosuna girdik. İkişer sahife Kur’an’ı Kerim okuduk.  Her ikimizin okuyuşları da başarılı bulundu.  İlk gün ben okudum, ikinci gün Ali Güran Hocam okudu. Sıra ile Ramazan ayı boyunca Ali Güran hocamla birlikte canlı yayında birer gün ara ile Kur’an okuduk. Radyoda ilk Kur’an okuyacağım gün, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir görevli bana gelerek “Başkan Hamdi Akseki seni evine iftara bekliyor” dedi.  İftara Başkan Bey’in evine gittim. Ankara’nın zenginleri,  Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yüksek seviyeli memurları, büyük hocaları hepsi orada idi.  Ahmet Hamdi Akseki radyoyu açtı. İftara 10 dakika vardı. Radyodan“Aziz dinleyiciler, şimdi Hafız Ali Osman Atakul’dan Kur’an’ı Kerim dinleyeceksiniz. İSRA SURESİ’ni okuyacak” anonsu yapıldı. Okuyuşum hep birlikte dinlendi. Orada bulunan büyük hocaların bir kısmı beni tanımıyordu.“Kim bu?” diye soranlar oldu. Ahmet Hamdi Akseki, “yanınızda oturan şu çömez” diyerek beni onlara tanıttı. Okuyuşum ile ilgili hepsinin değerlendirmesini istedi. Bazıları “pek iyi”, bazıları da “yıldızlı pekiyi” notları verdiler. O akşam teravih namazını da cemaate ben kıldırdım. Başkan Akseki, kıldırdığım teravih için de büyük hocaların kanaatlerinis ordu. Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Kurulu Başkanı büyük alim Hasan Fehmi Başoğlu “onun cevabını Kütüphane Müdürü 
Şükrü Bey versin” dedi. Şükrü Bey, “teravih namazı tesbih sayar gibi ŞIKIR-ŞIKIR çok güzel oldu” dedi. Hasan Fehmi Hoca”da “güzel oldu” dedi. Bu hatıramın benim üzerimde çok büyük etkisi oldu.  Büyük âlim, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin evinde, Diyanet İşleri Başkanlığının büyük hocaları önünde cübbe-sarık giyerek onlara teravih namazı imamı olmak benim için büyük onurdu.  Meslek hayatımın en değerli ve en anlamlı günü o gündür.
Arkadaşı, hemşehrisi ve meslektaşı İsmail KUZ, Ali Osman Atakul için şunları söylüyor: 
- Ali Osman Atakul, Diyanet İşleri Başkanları Ahmet Hamdi Akseki ve Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun ilgilerine ve sevgilerine nail olmuştur. HafızAli Osman Atakul Kur’an okurken telefonu açar, onun Kur’an okuyuşunu bazı sevdikleri kimselere de dinletirlerdi. Onunla daima övünürlerdi. ÖzellikleEyüp Sabri Hayırlıoğlu, Ali Osman Atakul hayranıydı. Ramazan aylarındateravih namazını Maltepe Camiinde Onun arkasında kılmaktan büyük zevk alırdı. 
Hafız Ali Osman Atakul anlatıyor.
- Ben radyoda Kur’an okumadan evvel 29 lira aylıkla vekil imamlık yaptığım günlerde, Ankara Radyosu müdürünün de bulunduğu bir cemiyette Kur’an’ı Kerim ve mevlit okudum.  Aynı zamanda Ankara Radyosunda musiki korosu şefi de olan, radyo müdürü daha sonraki günlerde beni odasına davet etti. Cemiyette okuduğum mevlidi tekrar okumamı rica etti. Bende tekrar okudum. Okuyuşumu, sesimi, makamımı ve musiki kabiliyetimi çok beğenmişti. Bana, aylık 300 lira maaş, artı aylık 150 lira mesai ücreti ile radyo sanatçısı olmayı teklif etti. Hafız Hasan Akkuş Hocama verdiğim“ölünceye kadar Kur’an öğreteceğim” sözünden dolayı, bu cazip teklifi kabul etmedim. Hayatımı Kur’an okuyup, okutmaya hasrettim.  Kur’an hâdimi olarak Yüce Allah’ın huzuruna varacağım.  Ne hikmettir ki, ben radyo sanatçısı olarak gitmediğim Ankara Radyosunda ilk defa canlı yayında Kur’an’ı Kerim okuma ve daha sonra da yıllarca aynı radyoda ve çeşitli yayın kuruluşlarında Kur’an’ı Kerim okumayı nasip etti.  Yüce Allah’a binlerce şükürler olsun.
Eşi ve Çocukları:
Hafız Ali Osman Atakul, babasının dostu, Kızılcahamam posta memuru Hasan Basri Uğur Bey’in kızı Şaziment Hanımla 1951 yılında evlendi. Bu evlilikten Nazım, Necla ve Nuran isimli çocukları dünyaya geldi. Oğlu Nazım emekli memur, kızları Necla ile Nuran öğretmenlik yapıyorlar. Hanımı vefat etmiş 12.07.2010 tarihinde defnedilmiştir.  Kendisi  ve çocukları halen hayattadırlar.  Yüce Allah sağlıklı, uzun ömürler versin.
 
ayrıca: http://www.kuran.tv/index.php?s=izle&id=3529&t=56-elif-lam-mim-hafiz-ali-osman-atakul
KAYNAK: http://www.seyhalisemerkandi.com

KÖYÜMÜZÜN GEÇMİŞTE YAŞAMIŞ ALİMLERİ

*Gücükoğlu Hüseyin Hoca: ”Kitapsız Hoca (Yaptığı vaazlarda, sorulan sorulara verdiği cevaplar ve hallettiği meselelerde kitaba bakma ihtiyacı hissetmediği için Kitapsız Hoca olarak anılır. )” Kızılcahamam’ın Yukarı Kise köyünde doğdu. Genç yaşında İstanbul’a giderek medrese tahsilini tamamlayıp icazet diplomasını aldı ve köyüne döndü. Hemen bir yandan öğrenci yetiştirmeye, bir yandan da vaazları ile irşad görevine başladı. Bu arada oğlu İsmail Hakkı’yı da okutarak hafız olmasını sağladı. Gündüzleri talebeleri ile, geceleri de ibadet ve dinî bilgiler okumakla meşgul olan, hassas yapısı ve derin imanı dolayısıyla sıksık ağlayan hoca, derin bilgisi, üstün hitabet gücü ve yüksek zekâsı ile kendini kabul ettirmiştir. Yaptığı vaazlarda, sorulan sorulara verdiği cevaplar ve hallettiği meselelerde kitaba bakma ihtiyacı hissetmediği için Kitapsız Hoca olarak anılır. Ilk evliliğini yaptığı kendi köyünden Çil Mehmet’in kızı Sırma Hanım vefat edince, Yusuf kızı Ayşe Hanım ile ikinci evliliğini yaptı. İlk evliliğinden dünyaya gelen dört çocuğundan olan Mehmet, Çanakkale savaşlarında şehit oldu. İkinci evliliğinden ise İsmail Hakkı, Emine ve Dilferiz isminde biri erkek ikisi de kız olmak üzere üç çocuğu oldu. Ömrü ilimle geçen Hüseyin Hoca, bir vaaz dönüşü, Aşağı Çanlı’da hastalanır. Vefatının yaklaştığını hissedip, Hatipoğlu Yusuf Ağa’ya; ”Köyüne dönemeyeceğini ölürse bu köye defnedilmesini, bir komşusuna olan 10 kuruş borcunun ödenmesini, elbise ve emanetlerinin ailesine teslim edilmesini, eğer Cenab-ı Hakk nezdinde kabul edilmiş ise namaz ve oruç borcunun olmadığını ve devrinin çevrilmemesini” vasiyet eder ve bir süre sonra Aşağı Çanlı’da vefat eder. Temiz giyinip bu konuya önem veren, hiç dökülmeyen dişlerini devamlı misvakla yıkayan hocaefendinin elbise ve emanetleri, Yusuf Ağa tarafından eşine teslim edilir. Eşi de, hocanın mis gibi karanfil kokan elbiselerini yıkamadan yıllarca saklayıp, zaman zaman da çıkararak koklayıp ağlarmış.
*Hafız İsmail Hakkı Kılıç: (1902-1975) Gücükoğlu Hüseyin Hoca’nın (şimdiki Havuzhakkıgil), ikinci eşi Ayşe Hanım’dan 1902 de doğdu. Babasının disiplinli eğitimi altında hafız olarak köyündeki Odabaşıoğlu Medresesi (şimdiki odabaşlar sülalesi) ’nde ilk tahsiline başladı. Bir süre sonra hocası Halil Efendi (şimdiki Hocagil sülalesi) ’nin ölümü üzerine medresesi kapandığı için tahsilini yarım bırakmak mecburiyetinde kalır. Gençliğinde kendi köyü ve yakın köylerde imamlık yapıp, nerede olursa olsun şevkle çok sayıda talebe okutan İsmail Hakkı Efendi; oğlu Hüseyin Kılıç, İbrahim Alver ( şimdiki sancakcıgil sülalesinden) , Rafet Çakır, Şakir Kazan (şimdiki gövemligil sülalesinden), Hüseyin Ceylan, Osman Sarı ve Hafız Nadir gibi Ankara’ da görev yapmış bir çok din görevlisinin de hocası olarak ün yapmıştır. Ölümünden bir gün önce sanki öleceğini hissetmiş gibi talebelerini: ”Hastayım, yarın okula gelmeyin. Sizi okutamayacağım” diyerek evlerine gönderen Hoca, ertesi gün (11 Mayıs 1975) ikindi namazı için abdest aldığı sırada, hastalanarak namazını kılamadan yatağına girer, Kur’an okur ve ruhunu Allah’a teslim eder.
*Hafız Mehmet Altındal: (1883-1946) Aile lâkabı Müminoğulları olan Hafız Mehmet Altındal (şimdiki ahmatlar sülalesi) 1883 yılında Yukarı Kise (Kise-î Balâ) köyünde doğdu. Kur’an okumayı babasından öğrenmiş, hıfzını Hatipoğlu Durmuş Efendi’de tamamlayarak, köyündeki medresede Odabaşıoğlu Halil Efendi’de dinî ilimler tahsil etmiştir. Önceleri medreseden icazet alanlar askerlikten muaf olduğu için, askerliğini daha sonra (belki de 1912-1918 arası harp yıllarında) yaptı ve orduda subay olarak kalmayı kabul etmeyerek köyüne döndü. Kendi köyünde 24 yıl ve Y.Çanlı, Kavaközü, İybeler, Eğilli, Alveren ve Başköy’de imamlık yapıp, oğlu Süleyman Altındal, A. Osman Atakul ve Ali Aras’ı hafız olarak yetiştirmiştir. Vaazları ile de halkı irşad görevini yerine getiren hoca efendi, keskin bir zekâya sahip çok kuvvetli bir hafız olup, Kur’an okutmanın yasak olduğu tek parti döneminde: ”Kur’an kaybolsa noksansız yazarım” dediği aktarılıyor. Her iki türlü yazıyı da çok güzel yazabilen Hafız Mehmet Altındal 19. Temmuz.1946 da 63 yaşında iken Hakk’ın rahmetine kavuştu.
*Deli İmam (Durmuş efendi): Deli İmam’ın babası da Galata Mevlevi hanesi’nin ‘baş semazen' lerindendir. Kızılcahamam Yukarı Kise köylü olan deli İmam aslında iki kardeşe birden verilen bir lakap. Büyüğünün adı Mustafa, küçüğü ise Durmuş efendi. Bu iki kardeşten her ikisi de askerliklerini (Filistin cephesi) yaparken yüzbaşı rütbesine kadar yükselmişler ve bu rütbeden emekli olmuşlar. Büyüğü Mustafa, ilçede fazla tanınmaz. İlçe merkezinde hal yanındaki Deliimam çeşmesini Mustafa efendi yaptırmıştır. İkisinin de lakabı deli imam olduğu ve küçüğü daha popüler olduğu için, bu çeşmeyi Durmuş efendinin yaptırdığına inanılır. Menkıbeleri ile halkın dilinde olanı ise küçüğü yani Durmuş efendidir. Hafız Aliosman Atakul şöyle anlatır: O günlerde Çerkeş’te büyük kuraklık vardı. Çerkeş halkı, Onu yağmur duasına götürdüler. İnsan, hayvan ne varsa kırda toplanmıştı. Çocukları ve kuzuları analarından ayırdı. Hepimiz yağmur duasını okuduk, öğle namazını kıldık. Kavurucu bir sıcak vardı. Deli İmam duaya başladı “Ey Yüce Allah’ım! Bu Çerkeş’liler akıllıları çağırmışlar yağmur yağdıramamışlar, şimdi de benim gibi bir deliyi çağırdılar. Beni şu Çerkeş’lilere karşı utandırma, yağmurunu gönder” dedi. Gökyüzünde küçük bir yağmur izi yoktu. Birden şimşek çaktı. Pişirilen pilavları ve etleri yiyemeden gelen sağanak yağmurdan ayaklarımızı sıvayarak kaçtık. Hala o kazandaki bulgur pilavı burnumda tütüyor. Deli İmam Durmuş Efendi böyle bir kimseydi. Onun içten duası üzerine yağan yağmur eğer kerametse, bu kerameti ben şahsen gördüm. Birde meşhur bir hikayesi vardır: Şapka kanunu çıktıktan sonra, “şapka giymiyor” diye İstiklal Mahkemesi’ne çağırmışlar. Deli İmam’a mahkemede hâkimler sormuşlar. “Hoca Efendi, sen kimsin, ne yaparsın?” demişler. O da “Ben ekerim, biçerim, okurum, üflerim” demiş. Hâkimler “Ne okursun, bir hastamız var, hastamıza okuyuver bakalım” demişler. O da “Yok efendim, ben Kur’an’ı Kerim okurum” demiş. Hakimler “üflerim” diyorsun deyince, “Efendim ben Mevlevi tarikatına mensubum, güzel ney üflerim” demiş. (Deli İmam’ın babası da Galata Mevlevi hanesi’nin ‘baş semazeni’ imiş, Padişah 4. Murat zamanında saray müezzinlerindenmiş.) “Üfle bakalım neyini” deyince, neyini üflemeye başlamış. Hâkimler ney çalışını çok beğenmişler. Yeniden sormuşlar “Sen şapkayı giymem” demişsin, “neden giymiyorsun?” Deli İmam “Efendim ben şu kasket denen şeyi giymem, çünkü melekler bu kenarsız kasketten düşerler diye giyemem” demiş. ?Ama şu kenarı geniş olanlar var ya (foteri göstererek) onları giyerim” demiş. Hakimler bir foter vererek, giymesini istemişler, o da giymiş. Böylece mahkemeden yakayı kurtarmış.
*Ali Osman Atakul: Hafız Ali Osman Atakul, Kızılcahamam İlçesi’nin Yukarı Kese köyünde, 1931 yılında dünyaya geldi. Dedesinin ismi Osman, babasının ismi Ali idi. Ona, her ikisinin ismini birlikte verdiler, “ismi Ali Osman” olsun dediler. Annesi aynı köy halkından Cevriye Hanımdır. Ali Osman Atakul’un babası Ali Efendi, yakın köy Yukarı Çanlı köyünün köy bütçesinden maaşlı imam-hatibi idi. (SAĞ)


*Hasan Ali Aras   :
*Dursun Altundal :
*Şakir Kazan        : SAĞ